Down sendromlu iki çocuğun ebeveyni olmak...
+ Sonra Oku

Down sendromlu iki çocuğun ebeveyni olmak...

Bu özel çocukların özel ebeveynleri olur meselesiyle ilgili ne düşüneceğimden hiç emin olamıyorum. Ne yani, Allah bana beni özel kılmak için özel bir hazine mi verdi? Yoksa ben gayet özel bir insan olduğum için mi bana özel çocuklar bahşetti? Bu fikirlerden hangisi daha makul emin değilim, hatta açıkçası bu tarz fikirlerin de meseleyi aşırı bir şekilde basitleştirdiğini düşünüyorum.

 

İlk bebeğimize hamileyken, isteyerek doğum öncesi o testlerden yaptırmadık çünkü bebeğimiz herhangi bir tıbbi ya da gelişimsel bozuklukla doğacaksa da biz onun ailesi olmaya devam edecektik. Aklımızda gebeliği sonlandırmak yoktu. Üstelik, ikisi de 20’lerinde olan bir çift için de çok uzak bir ihtimal gibi gelmişti. Çocuğumuz Down sendromuyla doğdu. Elbette ki, biraz kafa karışıklığı ve üzüntüden sonra, ayıldık, kendimize geldik ve gereken neyse onu yapmaya başladık.

 

Bu bizi özel mi yapıyor peki? Umarım öyle değildir. Zaten öyle de böyle de ailelerin yapması gereken şey bu değil mi?

 

Sonrasında ise ikinci bir çocuk evlat edinmeyi düşündük. Down sendromlu bir çocuk. Özel olduğumuzdan mı? Pek değil. Biz baktık ki, ilkinin ihtiyaçlarını gidermekte başarılıyız, üstelik birlikte çok da mutluyuz, ikinci bir down sendromlu çocuğun bizi daha çok mutlu edeceğini düşündük. Aslında olay şu, her ebeveynin Down sendromlu çocuklara aile olabilecek kadar kaynağı olmayabilir, biz de elimizde olan kaynakları bir başka çocukla daha paylaşmaya karar verdik aslında. Kısaca, down sendromlu çocuklarla baş etmek ve onlarla anlaşabilmek bizim güçlü yanımızmış. E, ne zamandan beri insanın güçlü yanlarını kullanması onu özel yapar oldu?

 

İkinci çocuğumuz da büyük bir ihtiyaç paketiyle geldi elbette. Her birini de yavaş yavaş çözmeye başladık. Her seferinde, gerekli olan neyse onu yaptık çünkü anne babalar böyle yaparlar. Çocuklarının ihtiyaçlarını ne olursa olsun karşılarlar. Duyma cihazına ihtiyaçları oldu, gidip aldık. Ebeveynler çocuklarının hastane ve tedavi masraflarını karşılarlar çünkü, bu onları özel yapmaz, değil mi? Başka ne yapsaydık ki zaten? Çocuklarımızın yardıma ihtiyacı vardı. Biz de yardım ettik. Bu kadar basit.

 

Biz farklıyız. Bütün bu yolları bir çocukla yürümek insanları değiştirir. Artık tipik tek çocuklu arkadaşlarımı çok da rahat anlayamıyorum. Onları hala çok seviyor ve çocuklarını da kendilerini de önemsiyorum ama mesele o değil. Mesele, onlar bizim özel olduğumuzu düşünüyorlar. Özel olmak, onlar tarafından tam olarak nasıl tanımlanıyor anlayamıyorum. Yani, onların mantığına göre, onlar normal ve standart yaşamlarını sürdürürlerken, biz bu inanılmaz karmaşık düzenin içerisinde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz ve bu da bizi özel yapıyor. İşte, asıl bu fikir bize yalnız ve anlaşılmaz hissettiriyor.

 

Bizler ebeveynleriz. Özel falan da değiliz. Bize de oyun kağıtları dağıttılar. Herkesin içinde standart 52 kağıtlı desteden varken, bizde üzerinde anlamsız çizgiler, şeritler olan, yönergeler olmayan kağıtlar var. Biz de oyunu herkes gibi oynuyoruz, kağıt farkıyla. Bizim kurallarımız biraz farklı ve ne olursa olsun, sizin kağıtlarla anlaşması pek muhtemel görünmüyor, her ne kadar görüntüleri, ebatları benzer olsa da. Biz belki de yarın bir gün, bizimle aynı kağıtlarla oyun oynamaya çalışan insanlara ilham olabiliriz. Farkındalık yaratabiliriz. Aslında, bir gün onlara da Allah, bu kartlardan dağıtıverirse, sadece biraz farklı hissederler. Her gün 52’li deste ile bildikleri oyunu oynasalar da, bu oyuna da alışırlar, diğerini oynadıkları gibi başarılı bir şekilde de oynayabilir hale gelirler.

 

Bizim oyun kartları çok yaygın değil ama daha renkli ve kuralları bambaşka. Kimine göre daha zevkli, daha öğretici. Bu oyunu öğrenmek için, elinden geleni yapmak, sevgiyle başarmak bir insanı özel yapar mı dersiniz? Umarım, yapmaz.

 

Bence, herkes bizim elimizdeki kartlarla oynayabilir, kendini özel de hissetmesine gerek olmadan. Umarım benim mantığım da biraz basitleştiricidir, tek istediğim umarım bu mantık, insanları biraz düşünmeye itecek kadar yeterlidir.

 

Ayşen Dağlaroğlu

Yorum yaz